ikram 的个人资料»-(¯`v´¯)-» İKRAM »-(¯`v...照片日志列表 工具 帮助
3月24日

ESMA-UL HUSNA

»-(¯`v´¯)-» İKRAM »-(¯`v´¯)-»

MUTLU OLMAK SEVDİĞİN İŞİ YAPMAK DEĞİLDİR YAPMAK ZORUNDA OLDUĞUN İŞİ SEVMEKTİR
http://kasirga_yunus.sitemynet.com/mynet_resimlerim/hos.gif
第 1 张,共 38 张
5月4日

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^ YÜRÜ DÜNYA YÜRÜ ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

  1.  
     

    Yürü dünya yürü

    Dünya geçicidir, burda kalınmaz,
    ne kadar mal olsa, murad alınmaz,
    gafil olma sakın, geri dönülmez!

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır.

    Hâlıkın dururken, mahluka tapma,
    şeytana uyup da, yolundan sapma,
    haramlara dalıp, dinini yıkma!

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Azık topladın mı yola çıkmaya?
    Işık edindin mi aydınlanmaya?
    İki melek gelir sual sormaya.

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Ölünce, çözerler belin, kuşağın,
    gözüne görünmez, oğlun, uşağın,
    yakasız kefendir, örtün, döşeğin.

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Paran, apartmanın arkada kalır,
    ummadığın gelir, hepsini alır,
    gayrılar yer, içer, senden sorulur.

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Münker Nekir gelir, çınarlar gibi,
    gözleri yanıyor, şimşekler gibi,
    sorguya çekerler, gök gürler gibi,

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Cehennemin, yedi türlü yapısı,
    herbirinin ateşlendir kapısı,
    seksen yıllık yoldan gelir kokusu.

    Yürü dünya yürü, sonun virandır,
    bin yılından sonra, ahir zamandır!

    Add a comment
    Add a comment
    10:27 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
Add a comment
10:07 AM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
5月3日

^^^^^^^^^^^^^^..NAMAZIN ÖNEMİ..^^^^^^^^^^^^^^

  1. * * Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki
    bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde
    bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka
    bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının
    peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde
    konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:
    - Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?
    Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:
    Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.
    Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.
    Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine
    duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:
    Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:
    Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.
    Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının
    yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece
    namazına durdu.
    Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda
    duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı
    ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal
    rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:
    Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..
    Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı
    arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:
    Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!
    Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim.
    Ancak fazla dayanacak gücüm kalmadı. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği
    nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya kadar okuduğum
    sureyi kesmezdim.
    (İşte sahabelerin namazı.. Birde bizimkileri düşünün...)
                                            *******
    hikaye gercek hayatdan alinti
    Bu hikaye gercek hayatdan alinti
     
     myspacemyspacemyspacemyspacemyspace

    * * Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki
    bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde
    bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka
    bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının
    peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde
    konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:

    - Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?
    Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:
    Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.
    Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.
    Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine
    duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:
    Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:
    Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.
    Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının
    yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece
    namazına durdu.
    Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda
    duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı
    ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal
    rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:
    Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..
    Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı
    arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:
    Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!
    Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim.
    Ancak fazla dayanacak gücüm kalmadı. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği
    nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya kadar okuduğum
    sureyi kesmezdim.
    (İşte sahabelerin namazı.. Birde bizimkileri düşünün...)

                                            *******

    Add a comment
    Add a comment
    10:27 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it

'''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''' KISSADAN HİSSE'''''''''''''''''''''''''''''

 

 

                                    Vakti zamanında babalarından kalma bir çiftlikte çalışıp, rızklarını arayan iki genç vardı. Biri diğerine nazaran daha yaşlıca ve ağabey durumundaydı. Ağabey olan evli - barklı, çoluk çocuk babasıydı. Genç olan, kardeş olan ise bekardı. Bir başına hayatla uğraşmaktaydı. İşte bu iki erkek kardeş, ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşüp, paylaşırlardı.
Günün birinde bekar kardeş, kendi kendine şöyle düşündü. "Ağabeyimle ürünümüzü ve kazancımızı eşit olarak bölüşüp, paylaşıyoruz paylaşmasına da hiç de adil davranmıyoruz, gibi geliyor bana. O hem yaşça benden büyük, hem de çoluk çocuk sahibi. Yok yok yarından tezi yok, bu işin bir yolu bulunmalı. Ağabeyime hasattan daha fazla pay ayrılmalı. Amma ve lakin ben dersem bunu ona, itiraz eder ve hak yerini bulmamış olur. Öyleyse başka bir yol düşünmek uygundur. " Kendi kendine böyle düşünen genç, ertesi günden tezi yok, her gece geç bir vakitte, sırtladığı gibi bir çuval tahılı, ağabeyinin ambarına taşımaya başladı.
O böyle düşünür, her gece bir çuval buğdayı bir ambardan diğerine taşırken, evli olan ağabeyi de olup bitenden habersiz hanımıyla dertleşmekteydi. "Ürünümüzü ve kazancımızı kardeşimle eşit olarak bölüşmemiz hiç de adaletli bir davranış değil hanım. Biz evlenmeyi başardık. Çocuklarımızı yetiştirmekteyiz. O ise bekar. Bir başına yaşıyor. Daha evlenmesi, bir ocak tüttürmesi ve çoluk çocuk sahibi olması gerekiyor. Hem ben hastalansam, bana bakacak bulunur. Ya onun hali nice olur. Bir yolunu bulmalı hanım bir yolunu bulup kazancını arttırmalıyız." dedi. Evli olan ağabeyin de tek alternatifi kaldı. O da her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı.
İki kardeş, yıl boyunca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadan, sırtladılar çuvalları. Taşıdılar birbirlerinin ambarlarına. Her iki kardeşin birbirlerine taşıdığı kadar ambarlarında tahıl miktarı artmaya başladı. Artık ambarlarıda tahıl koyacak yer kalmamıştı. Her iki kardeşte diğer kardeşine gizlice götürdüğü tahıl sayesinde ambarının dolduğunu biliyordu. Ancak kendi ambarlarında eksilme olmadığı gibi artış olmasına bir anlam veremiyorlardı.
Derken bir gece, herkesin uykuya daldığı bir vakitte, iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni, tahılın neden hep arttığını ve hiç eksilmediğini anladılar. Bu birbirlerine karşı ihlasla ve samimiyetle yaptıkları güzel davranışları neticesinde Allah'u Teala bereket ihsan ederek her ikisininde ambarlarını taşırmıştı. İki kardeş çuvallarını yere bırakarak sevgi ve muhabbetle birbirlerine sarıldılar ve kendilerine verdiği maddi ve manevi nimetler için Allah'a şükrettiler.
( İhlas'la yapılan maddi olsun, manevi olsun her amelin karşılığı mutlaka hayır olarak geri döner...)
*******
 
 
 
11:50 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it
Add a comment
11:50 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it
Add photos   Add photos
Photos added Delete photo
 
Click to show or hide trackback Trackbacks (Optional):
To refer to another user's blog entry, enter the trackback URL for the blog entry above. Separate multiple addresses with semicolons.

ESMA-UL HUSNA ALLAH'IN 99 ISMI
  1-ALLAH:  Her şeyin gerçek mabudu
  2-RAHMAN  Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran
  3-RAHİM:  Ahrette yalnız dostlarına rahmet edecek
  4-MELİK:  Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve hükümdarı

  5-KUDDÜS C.C.: Bütün mahlukatı maddi ve manevi
kirlerden arındıran
  6-SELAM: Her türlü tehlikeden kullarını selamette
kılan
  7-MÜMİN: Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına
güven veren
  8-MÜHEYMİN: Bütün varlıkları ilim ve kontrolü
altında tutan
  9-AZİZ: Sonsuz izzet sahibi olan
10-CEBBAR C.C.:  İstediğini zorla yaptıran
11-MÜTEKEBBİR:  Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi
12-HALİK:  Her şeyi yoktan yaratan
13-BARİ: Eşyayı ve herselin aza, cihaz atini birbirine
uygun yaratan
14-MUSAVVİR: Her varlığa münasip sekil giydiren
15-GAFFAR C.C.: Çok affeden
16-KAHHAR: Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını
kahreden
17-VEHHAP: Bol hediyeler veren
18-REZZAK: Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran
19-FETTAH: Her şeyi hikmetle açan
20-ALİM C.C.: Her şeyi hakkıyla bilen
21-KABİD: İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan

22-BASİT: İstediğinin maddi ve manevi rızkını
genişleten
23-RAFİD: İstediği kulunu şeref sahibi iken rezil
rüsvam eden
24-RAFİ: Dilediklerinin mertebesini yükselten
25-MUİZZ C.C.: İstediğine izzet veren ve şereflendiren

26-MÜZİLL: İstediğini zelil kılan
27-SEMİ’: Gizli açık her sesi işiten
28-BASİR: Her şeyi bütün incelikleriyle gören
29-HAKEM: Hükmeden hakki yerine getiren
30-ADL C.C.: Tam adaletli, Allah adildir zalimleri
sevmez
31-LATİF: Lütfü keremi bol olan
32-HABİR: Her şeyden haberdar olan
33-HALİM: Yaratıklarına son derece yumuşak muamele
eden
34-AZİM: Kendisine büyük ümitler beslenen
35-GAFUR C.C.: Kullarının günahlarını bağışlayan
36-ŞEKUR: Rızası için yapılan isleri bol sevapla
karşılayan
37-ALİYY: Her şeyiyle yüce olan
38-KEBIR: Varlığının kemaline hudut yoktur
39-HAFIZ: Her şeyi muhafaza eden
40-MUKİT C.C.: Her türlü mahlukata münasip riziko veren

41-HASİB: Kullarının bütün fiillerinin hesabini gören
42-CELİL: Yücelik ve ululuk sahibi
43-KERİM: İyilik ve ikramı bol olan
44-RAKİB: Bütün varlıklar üzerinde gözcü
45-MUCİB C.C.: Kullarının dualarına cevap veren
46-VASİ: İlim ve insani her şeyi içine alan
47-HAKİM: Her şeyi yerli yerinde yapan
48-VEDÜD: İtaatkar kullarını çok seven
49-MECİD: Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz
50-BAİS C.C.: Peygamberler gönderen ve ölüleri
dirilten
51-ŞAHİD: Kullarının her yaptığını gören
52-HAKK: Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit
53-VEKİL: Kendine güvenen Kullarının isini en iyi
yoluna koyan
54-KAVİY: Güç ve kuvveti sonsuz olan
55-METİN C.C.: Hiçbirsek hükmünü sarsmayan ve
kendisine güvenilen
56-VELİY: Müminlerin dostu olan
57-HAMİD: En çok övülen ve en çok övgüye layık olan
58-MUHSİN: Her şeyin şayisini bir bir bilen
59-MÜBDİ: Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan
60-MÜİD C.C.: Mahlukatı öldükten sonra yeniden
dirilten
61-MUHYİ: Canlılara hayat veren
62-MÜMİT: Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan
63-HAYY: Gerçek hayat sahibi olan
64-KAYYUM: Gökleri yeri ve bütün Mahlukatı ayakta
tutan
65-VACİD C.C.: İstediğini bulan
66-MACİD: Sonsuz san ve yücelik sahibi
67-VAHİD: İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde
ortağı olmayan
68-SAMED: Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç
değil
69-KADİR: Sonsuz kudret sahibi olan
70-MUKTEDİR C.C.: Her şeye gücü yeten
71-MUKADDİM: Dilediğini öne geçiren
72-MUAHHİR: İstediğini arkaya bırakan
73-EVVEL: Herselden önce olan
74-AHİR: Herselden sonra olan
75-ZAHİR:C.C. Varlığı apaçık görünen
76-BATİN: Herselin iç yüzünden haberdar olan
77-VALİ: Mahlukatın islerini yoluna koyan
78-MÜTEALİ: Ali, büyük
79-BERR: Herkesten fazla iyilik yapan
80-TEVVAB C.C.: Bütün tövbeleri kabul eden
81-MÜNTEKİN: Suçluları müstahak oldukları cezaya
çarptıran
82-AFÜVY: Kullarını çok çok affeden
83-RAUF: Kullarına çok şefkat edip esirgeyen
84-MALİKÜLMÜLK: Hakiki mülk sahibi O dur. Dilediğine
verir, dilediğinden alır
85-ZÜLCELALVELİKRAM: Büyüklük, faal ve kerem sahibi
86-MUKSİT: Bütün isleri denk, birbirine uygun
87-CAMİ: İstediğini istediği şekilde toplayan
88-GANİY: Gerçek zenginlik sahibi ve hiçbir şeye
muhtaç olmayan
89-MUĞNİ: Mahlukatının ihtiyacını giderip zengin kılan

90-MANİ C.C.: İstediği şeyin meydana gelmesine engel
olan
91-DARR: Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri
yaratan
92-NAFİ: Faydalı şeyleri yaratan
93-NUR: Alemleri, istediği simaları ve gönülleri
94-HADİ: Kullarına hidayet veren
95-BEDİ C.C.: Eser ve insanıyla Varlığı apaçık görünen

96-BAKİ: Varlığının sonu olmayan
97-VARİS: Bütün mülk ve servetlerin hakiki sahibi
98-RESİD: Bütün islerini ezeli hikmetine göre neticeye
ulaştıran
99-SABUR C.C. : Asileri hemen cezalandırmayıp çok
sabreden
C.C.(Celle Celalühü)
 

Add a comment
10:58 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
3月21日

********************* KIRK YAŞINDASIN *******************


 

 

 

KIRK YAŞINDASIN


Rahmetini umarak
Günahkar bir dille;
Allah Azze ve Celle

Ya Rasulallah,
Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden,
Kalbimizden seyrediyoruz seni.

İşte
Bir yaşındasın,
Beni Sa'd yurdundasın
Sana süt anne olmadı kadınlar
Bu yüzden dargın bulutlar
Bir damla yağmur indirmiyor
Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda
Minicik bir bulut var gökyüzünde
Sana aşık...
Ayrılmıyor başucundan
Ve insanlar yağmur duasında...
Hz.Halime kucağına alıyor seni
Yeryüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için
Oysa minicik bulut gökyüzünde
Sana meftun, sana kilitli...
Ve dua eden rahibin kucağındasın
Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip
Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da
Ama sen unutmuyorsun
Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun
O minicik bulut ilişiyor bakışlarına
Büyüyor, büyüyor...
Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan
Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini
Çoğusu bilmiyor seni...

Altı yaşındasın
Medine-i Münevvere yolundasın
Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen
Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında
Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni
Mekke'ye annesiz giriyorsun
Abdulmuttalip bir başka seviyor seni
Ebu Talip bir başka seviyor

Ya Rasulallah
Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında
Onlar anne deyince sen yere mi bakardın
Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya
Kaç gece anne diye hıçkırdın
Efendim!
Senin yerine de anne dedik annemize
Senin yerine de baba dedik

Yirmi beş yaşındasın
Ve bambaşkasın
Kimse sana denk değil
Şefkat yayıyor kokun
Güven veriyor sesin
Sen Muhammed-ül Emin' sin

Otuz üç yaşındasın
Dalga dalga rahmet var

Otuz beş yaşındasın
Hadi gel bekletme yar
İniltiler çalıyor kapısını göklerin
Hadi gel bekletme yar
Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin...
Hadi gel ey Yâr!
Nurdağına davet var

İşte
Kırk yaşındasın
Hira Nur dağındasın
Cibril iniyor göklerden
Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor
Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan " Ah! " sın
Karanlık gecelerimize sabahsın
Sen Nebiyullahsın
Sen Habibullahsın
Sen Rasulullahsın

Niye incittilerki seni sultanım
Niye işkence yaptılarki sana
Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar
Himayesiz kaldın diye mi
Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne
" Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin " diyişin
Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza
Başına pislikler saçılıyor
Başlar feda o mübarek başına
Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar
Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru
Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla
" Bu koşan kimdir " diye bir soru dolaşıyor boşlukta
Bu koşan kim?
Ve cevap veriyor biri:
Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra
Velilerin anası...
Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın
Sana yeryüzünde en çok benzeyen
Gülmesi sen, ağlaması sen
" Ağlama kızım " diyişin geliyor aklımıza
Niye çıkardılar ki yurdundan seni
Himayesiz kaldın diye mi
Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni
Seni yetim bulup barındıranı
Seni alemlere rahmet kılanı
Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun
Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun
"Seni bizim elimizden kim kurtaracak" diyorlardı
Sen,
Sen " Allah! " diyordun
Allah Azze ve Celle
Semayı haşyet kaplıyordu
Sen " Allah! " diyordun
Arş-ı Âla titriyordu
Bedir' de " Allah! " diyordun
Üç bin melek iniyordu alaca atlarda
Yüz yirmi beş bin sahabi :
" Anam babam sana feda olsun " diyordu

Ya Rasulallah
Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun
Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce
Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi
" Beni seviyor musunuz " diye sormuştun onlara
" Seni çok seviyoruz Ya Habiballah " demişlerdi
Sen de:
" Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum" demiştin
Bu gün yaşayan gençler var
Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki
Ama seni onlar da çok seviyor
Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar
Senden başka kimseleri yok
Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun

Altmış üç yaşındasın
Refik-i Âla duasındasın
Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu
Kenarları beyazdı
Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın
Ve mübarek ellerini dizine vurarak :
" Görüyor musunuz ne kadar güzel " demiştin
Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti :
" Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver "
Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile
İstendiğinde katiyyen " hayır " demediğini bile bile
" Peki " dedin o zata
Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin
Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı
Aynı cübbeden yine yine diktiler
Ama giyinmek nasip olmadı
Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle :
" Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne evladımız olsaydı diyecekler "
Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini
" Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim"

Sultanım!
Ey Medine minberinde " ümmeti, ümmeti " diye hüznü giyen sevgili
Ey Mekke mihrabında alemler hesabına " Allah! " diyen sevgili
Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik
Rabbinden bize ne getirdi isen amenna
Duyduk, itaat ettik

Ya Rasulallah
Sen hâlâ kırk yaşındasın
Ve hâlâ ümmetinin başındasın...


 

Add a comment
5:25 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it

Müslümanlar neden böyle perişan?

 
Müslümanlar neden böyle perişan?
Sebep ne,arayıp soruyor muyuz?
Bu işin sebebi yine müslüman
Acaba farkına varıyor muyuz?

Müslümanlık sade adımız bizim
Adımız gibi mi tadımız bizim?
Eksik mi dedimiz, kodumuz bizim?
Fitnesiz, fesatsız duruyor muyuz?

İslamin şartı beş,imanın altı
Diyerek işleriz her türlü haltı
Aklımıza gelmez toprağın altı
Emaneti sağlam koruyor muyuz?

Esiri olmuşuz malın, servetin
Zinanın,şehvetin,koğu gıybetin
Vatanın, milletin, dinin devletin,
En ufak işine yarıyor muyuz?

Bu devirde kimin kötü halı var?
Şimdi itin bile özel yalı var
Hepimizin iyi kötü malı var
Fitreyi, zekatı veriyor muyuz?

Birbirine düşman zenginle fakir
Birinde hamd eksik, birinde şükür
Hepimizde ayrı değişik fikir
Birlikte üç adım yürüyor muyuz?

Elin gözünde ki çöpleri tek tek
Görüp gösteririz kaçırmayız pek
Kendi gözümüzde mertek var mertek
Biz bizdeki suçu görüyor muyuz?

Neyi öğreniyor, neyi duyuyor
Karnı evde, beyni nerde doyuyor
Oğlumuz, kızımız, nasıl büyüyor
Üstüne kol kanat geriyor muyuz?

Kitabımız Kur'an ilim kokuyor
Kaç müslüman günde açıp bakıyor?
Okuyan da işte öyle okuyor
Manasına kafa yoruyor muyuz?

Mademki her nefes Hakk'tan hediye
Dünya için Hakk'ı unutmak niye?
Bugün Allah için ne yaptim diye
Akşam kendimize soruyor muyuz?

                                     

 

Add a comment
7:23 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it
3月19日

SAYFAMDAKİ KALIŞ SÜRENİZ

                              

a-cat022.gif 5773 bytes            Counter a-cat022.gif 5773 bytes
                        

                                                                  

                                                                                                 WEB SAYFAMDAKİ KALIŞ SÜRENİZ  AŞAĞIDA YAZMAKTADIR  
                                                                                                        

                                                                           

 

                                                      

Baş Örtüsü

 

 

                                      BAŞÖRTÜSÜ

 Ne demekmiş
“Yasak! ”
İşiniz mi kalmadı
Yapacak

           
Ne diye karışırsınız
Saçımıza-başımıza,
Bizi oyuncağınız mı sandınız
Bakıp yaşımıza?
           
Sebebini anlatamayacağınız
Çocukça bir devrin hevesinden
Karşınızdaki en güzel portreleri
Mahrum ettiniz çerçevesinden!
           
Kim demiş, ki:
“Başörtüsüydü o! ”
Başımızın -renk renk-
Süsüydü o!
           
Altında saçlarımız,
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır...
Kimimizde, su olup akardı!
           
Şu, bu nâmına “Yasak! ” demiş
Bulundunuz, tezelden;
Ne olurdu, anlasaydınız biraz da,
Güzellikten, güzelden!
           
Siz, bizden değilsiniz,
Tanımıyoruz hiç birinizi,
Çekin başımızdan
Ellerinizi!
           
Bir gericilik tutturmuşsunuz;
Gericilik değil, Türk'ün köy modasıdır bu...
Üstelik, ninemizin başımızda
Taşıdığımız hatırasıdır bu!

             
Dediniz: “Çıkacak başınızdan
Başörtünüz! ”
Alın -öyleyse- onunla
Yüzünüzü örtünüz!

 Arif Nihat Aysa

11:50 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it
Add a comment
11:50 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it

Ey insan!

 

  Image Hosted by ImageShack.us

 

                  

EY İNSAN SAKIN ŞEYTANA NEFSİNE ALDANMA!

Ey insan!
Hergün ömür takviminden bir yaprak düşüyor.
Fakat sen farkında değilsin.

Her gün rızkın veriliyor.
Fakat Allah’a şükretmiyorsun!
.
Ey insan!
Sana her Allah’ın günü tarafımdan rızık gönderiliyor.
Yine her gece, iyi bir melek, senin kötü amellerini bana getiriyor.

Benim verdiğim rızkı yiyerek bana isyan ediyorsun.
Dua ettiğin zaman, duanı kabul ediyorum.

Benden sana hayır ulaşıyor.
Senden bana ise kötü ameller geliyor.

Ben ne güzel mevlayım,
sen ise kötü bir kulsun!

Ben senden utanıyorum
fakat sen benden utanmıyorsun.

İnsanlardan korkuyorsun da!
benim öfke ve azabımdan emin mi oluyorsun
 

              
                

Ey insan!


Ey insan ben sizlerle azlıktan kurtulmak veya yalnızlığımı gidermek için sizi yaratmadım,

Aciz olupta sizden yardım istiyor da değilim.

Sizden bir menfaat isemediğim gibi bana gelebilecek bir zararı def edinde demiyorum.

Ben sizleri ancak ve ancak bana ibadet etmeniz, çok çok şükretmeniz ve sabah akşam beni tesbih etmeniz için yarattım.

                    
 Ey insan!

Allah-ü Teala şöyle buyurur.

Ey İnsan! İyi biliniz ki boş ve abes yere yaratmadım.

Başı boş olarak da yaratmadım.

Yaptıklarınızdan habersiz de değilim.
 

EY İNSAN!

İş işten geçtide olduk farkında,
Meğer yaşamakta bir sanat imiş.
Ezildik, büzüldük felek çarkında,
İş, uzun emelden feragat imiş.

Hayal denizine gemiler saldık,
Kara yaygılarda uykusuz kaldık,
Dünya varlığından sanki ne aldık
İşin başı SABIR VE KANAAT İMİŞ....

 

EY İNSAN! DİKKAT ET!!!

O, ALLAH Kİ, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL DAVRANACAĞINI SINAMAK İÇİN ÖLÜMÜ VE HAYATI YARATMIŞTIR.

O Kİ, BİRBİRİ İLE AHENKLİ YEDİ GÖĞÜ YARATMIŞTIR. ÇOK MERHAMETLİ OLAN ALLAH'IN YARATMASINDA HİÇ BİR KUSUR GÖREMEZSİN. GÖZÜNÜ ÇEVİRDE BİR BAK, BOZUKLUK GÖREBİLİYORMUSUN? BİR AKSAKLIK BULMAK İÇİN GÖZÜNÜ TEKRAR TEKRAR ÇEVİR BAK; AMA GÖZ UMDUĞUNU BULAMAYIP BİTKİN VE YORGUN DÜŞER

ÜZERLERİNDE KANAT ÇIRPAN DİZİ DİZİ KUŞLARI GÖRMEZLER Mİ? ONLARI HAVADA RAHMAN OLAN ALLAH TAN BAŞKASI TUTMUYOR. DOĞRUSU O, HERŞEYİ GÖRENDİR.

EY MUHAMMED ! DEKİ; "SİZİ YARATAN, SİZE KULAKLAR, GÖZLER VE KALPLER VEREN O'DUR. NE AZ ŞÜKREDİYORSUNUZ!!!" (MÜLK SURESİ)

 

 

Add a comment
7:23 PM  |  Permalink | Trackbacks (1) | Blog it
3月7日

ÇOCUKLAR

 

 

Çocuklar

Gönül bahçemizin gonca gülleri
Mutlu yuvamızın şen bülbülleri
Solmasın gül benziniz asla solmasın
Şen şakrak gülüşünüz eksik olmasın

Hayat ağacının meyvesidir çocuklar
Bu günleri yarınlara taşıyacaklar
Biz ölünce onlar yaşayacaklar
Ömrümüzün devamı can çocuklar

Boş ve soğuk kalırdı kucaklar
Sürekli tütemezdi ocaklar
Öksüz viran olurdu sokaklar
Olmasaydı afacan çocuklar

Sevinçtir sonsuz neşedir çocuklar
Yürekte ılık bir köşedir çocuklar
Sakın kırmayın tuzla buz olurlar
Kristal birer şişedir çocuklar
 

Sadık Altınkaynak

KALDIRIMLAR

KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Necip Fazıl Kısakürek

Bu hikaye gercek hayatdan alinti

Bu hikaye gercek hayatdan alinti
 
Image Hosted by ImageShack.us Image Hosted by ImageShack.us

HAYIRLISI NI VER ALLAH’IM

"Kim Allâh'tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allâh'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allâh emrini yerine getirendir. Allâh her şey için ölçü koymuştur." (Talak, 2-3)
Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye başladı. Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi:
"-Kız Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!.."
Can havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu.
Aman Yâ Rabbi Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım, kayınvâlidesiyle birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi:
"-Bir hayli zor olacak galiba!.." dedi.
"-Evet zora benziyor. Dana toplu herhâlde." diye mırıldandı Fatma hanım da
Fatma, hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi:
"-Deli kız, ineğe de okunur mu?" dedi. Fatma ise:
"-Ana bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor." diye cevap verdi, gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir tosunu oldu. Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı.
Fatma'nın bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu. Kayınvâlidesi:
"-Bak, ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun veremedin kucağımıza!" dedi. Fatma ise:
"-Allâh hayırlı evlat versin, ana." dedi. Kayınvâlidesi ise:
"-Hayırlı, hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin ya!.." dedi öfkeyle
Fatma, ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve:
"Rabbim dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş edebilirim. Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim." diye gözyaşlarıyla yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi.
* * *
Dört kez hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla "hayırlı evlat ver" diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses:
"-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy." dedi. O, yine hep "hayırlısını" istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle yavrucuğuna kavuştu. İsmini, Ayşe Hediye koydu.
Yalnız Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir bilmez oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor:
"-Kızım, sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana ver!" dedi.
Fatma'yı bu teklif iyice bunalttı ve:
"-Aslâ!" dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet namazı kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:
"-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti. Seccâdesini toplarken:
"-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi.
Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız oldu. Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:
"-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti.
Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok başarılıydı. Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına. Hocaları hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok kuvvetliydi. Ayşe ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım" diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına başlamadı.
16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı küçüktü, ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça varlıklıydı. Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti:
"-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi.
İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına:
"-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi.
Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti. Fatma hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de sırtında harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler. Uzaktan bir ses duydu:
"-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin sözü unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın."
Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise:
"-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi.
Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti evi için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye sahip olduğu için Allâh'a duâ ediyordu.
Unutmayalım biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemiyoruz. Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere, bazen: "Hayır ister gibi ısrarla şerri istiyoruz." Onun için Rabbimizden, her zaman her şeyin en hayırlısını isteyelim.
"Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul et. Zîrâ, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sen'sin." (Bakara, 128)
myspacemyspacemyspacemyspacemyspacemyspacemyspace

Add a comment

insanlar kardeş doğar

NEOLURSANOL YİNE GEL

                                               Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com 

**.·´¯`·»«* Günah işlemekten çok kork! *»«´¯`·.**

                                                                   

1月23日

EBEDİ HAYAT


Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Görünen alemden "berzah (kabir) alemi"ne bir geçiştir. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Göreceğimiz ilk melek Azraildir. En kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir o <BR><BR>Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir kılıf" ile kuşatılmıştır. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi….. Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir. Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadifadesiyle,isin  "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur."

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Görünen alemden "berzah (kabir) alemi"ne bir geçiştir. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Göreceğimiz ilk melek Azraildir. En kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir o <BR><BR>Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir kılıf" ile kuşatılmıştır. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi….. Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir. Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan RUHTUR. Ve Kabir hayatından sonra, "mahşerde” (toplanma yerinde), yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennem..! Haşir... Yeniden diriliş.. Bütün bedenlerin yeniden yapılanması ve canlanması... Ruhların bir anda bedenlere dönüşü... Büyük olay!... Dar akıl kabulde zorlanıyor.. Kabirde kemikleri çürüyen ve etleri toprak olan bir insanın yeniden, dirilebileceğine akıl erdiremeyenler var. Bunlar, yanlış bir kıyasın kurbanı oluyorlar. Nasıl mı? Bedeni yaratma ve insanı diriltme fiillerini kendileri üstlenerek... Hayalen, bildikleri bütün yolları deniyor, bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Mümkün olmuyor. Gölgeden farkı olmayan azıcık ilim, irade ve kudretleriyle meseleyi halledemeyince, "ben yapamıyorum, şu halde başkası da yapamaz" hükmünü veriyorlar. Kıyas ederken kendilerini ölçü kabul ediyorlar. Şüphesiz, bu bir vehimdir ve insanı aldatır. Nitekim, asırlar önce bazı Allah’ı inkar edenler, peygamber efendimizin yanına gelmiş, "ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormuşlardı. Bu meydan okumaya karşı ayet indi: "Onları başlangıçta kim yarattıysa o diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilendir." bu kesin cevaptan sonra, söyleyecek söz bulamamışlardı... Bunların hali, kendileri beceremediği için aya gitme haberini inkar eden cahillerin haline benziyor. Bir zamanlar, ilim ve teknikten mahrum bazı kimselerin, "ben yapamıyorum, başkası da yapamaz" mantığıyla ay seyahatini reddettiklerini görmüştük. Onlar da, hayallerinde, bildikleri bütün usulleri deniyor, yine de bir yol bulamadıkları için, açık bir gerçeği kabule yanaşmıyorlardı. Akıl, bilinenlerin mahkumudur ve zamanın esiridir. Böyle olmasa, dün söylenince yalanlanan bir olay, bugün sıradan bir hakikat haline gelir miydi? Acaba, üç asır önceki insanlara, "bir kutu içinde bütün dünyayı seyredeceksin" deseydik, ne der, ne düşünürlerdi? Herhalde inkar edenler olacak ve zaman da onları haksız çıkaracaktı. Yanlış anlaşılmasın, biz, her söylenene hemen inanalım demiyoruz, ancak, sınırlı aklın yeterli ölçü olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz. Vahiy nurudur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikatı anlar. Bakmayı bilen göz, görür. Düşünmenin yollarını bulan akıl, anlar. Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Allah, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir. İşte gözümüz önündeki delil: BAHAR!... Zamanı geldi mi kış, soğuğunu, karını, fırtınasını toplar, gider. Toprak, tatlı bir esneyişle uyanır, gevşer, çözülür. Kupkuru ağaçlara su ile birlikte hayat da yürür. Tohumlar açılır, yumurtalar çatlar, dış dünyaya canlılar doğar. Her canlı, kendine has "suret elbisesini" giyer. Bahar!.. Sümbüllerin tebessümü, menekşelerin neşesi, rüya gibi kelebeklerin uçuşu, çiçeklenmiş badem ağaçlarında kuşların cıvıldayışı.. Kışın soğuk nefesiyle ölen, silinen, kuruyan canlıların "öldükten sonra diriliş" sırrını yaşayışı… "öldüren ve dirilten" bir görünmez kudretin, görünen mucizeleri… Sonbaharda kıyameti kopan bir alemin, kış kabristanında bekledikten sonra bahar sabahında yeniden dirilişi. Ölümden sonraki hayatın ve mahşerin göze görünen misali. Allah, bize her baharda sonsuz ilim, irade ve kudretini bir kere daha gösteriyor. Ölüleri dirilteceğini, ahireti getireceğini ispat ediyor. Ve her akıl sahibine şu kanaati veriyor: Alemi yoktan var eden ve insanı modelsiz yaratan Allah, elbette ölüleri diriltebilir, yeni bir dünya yaratabilir. Bir defa yaratan, bir daha niçin yaratamasın!.. “En güzel şekilde yaratılan insan, şu kâinat ağacının bir meyvesi olarak halkedilmiş ve onun bütün güzelliklerinden ve nimetlerinden istifade edebilecek bir tarzda yaratılmıştır... Bu âlemin dikkatli bir seyircisi olmuş... Koca dünya, kendisi için güzel bir ev olarak hazırlanmış... Dağlar ve denizler, onun emrine verilmiş, hava lâtif bir bineği olmuş... Arılar ona bal yapmış, ipek böceği onu giydirmiş, koyun ve kuzular onu beslemiş, kendisi çamur yiyen ağaçlar, ellerini uzatarak en lezzetli meyveleri ona takdim etmiş... Ve insan; Kâinat Sultanının birliğini ve haşmetini, her birisi kendi hususi lisanıyla ilan eden sayısız varlıkların, topyekûn tercümanı ve takdimcisi olmak vazifesiyle şereflenmiş.” “60-70 yıllık bir hayat uğruna, kâinatı bütün sanat eserleriyle insanın emrine veren bir Zât, onu kabirde başıboş bırakır mı? Bunca masrafın hesabını sormaz mı? Emrine itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermez mi?”

 Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan RUHTUR. Ve Kabir hayatından sonra, "mahşerde” (toplanma yerinde), yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennem..! Haşir... Yeniden diriliş.. Bütün bedenlerin yeniden yapılanması ve canlanması... Ruhların bir anda bedenlere dönüşü... Büyük olay!... Dar akıl kabulde zorlanıyor.. Kabirde kemikleri çürüyen ve etleri toprak olan bir insanın yeniden, dirilebileceğine akıl erdiremeyenler var. Bunlar, yanlış bir kıyasın kurbanı oluyorlar. Nasıl mı? Bedeni yaratma ve insanı diriltme fiillerini kendileri üstlenerek... Hayalen, bildikleri bütün yolları deniyor, bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Mümkün olmuyor. Gölgeden farkı olmayan azıcık ilim, irade ve kudretleriyle meseleyi halledemeyince, "ben yapamıyorum, şu halde başkası da yapamaz" hükmünü veriyorlar. Kıyas ederken kendilerini ölçü kabul ediyorlar. Şüphesiz, bu bir vehimdir ve insanı aldatır. Nitekim, asırlar önce bazı Allah’ı inkar edenler, peygamber efendimizin yanına gelmiş, "ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormuşlardı. Bu meydan okumaya karşı ayet indi: "Onları başlangıçta kim yarattıysa o diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilendir." bu kesin cevaptan sonra, söyleyecek söz bulamamışlardı... Bunların hali, kendileri beceremediği için aya gitme haberini inkar eden cahillerin haline benziyor. Bir zamanlar, ilim ve teknikten mahrum bazı kimselerin, "ben yapamıyorum, başkası da yapamaz" mantığıyla ay seyahatini reddettiklerini görmüştük. Onlar da, hayallerinde, bildikleri bütün usulleri deniyor, yine de bir yol bulamadıkları için, açık bir gerçeği kabule yanaşmıyorlardı. Akıl, bilinenlerin mahkumudur ve zamanın esiridir. Böyle olmasa, dün söylenince yalanlanan bir olay, bugün sıradan bir hakikat haline gelir miydi? Acaba, üç asır önceki insanlara, "bir kutu içinde bütün dünyayı seyredeceksin" deseydik, ne der, ne düşünürlerdi? Herhalde inkar edenler olacak ve zaman da onları haksız çıkaracaktı. Yanlış anlaşılmasın, biz, her söylenene hemen inanalım demiyoruz, ancak, sınırlı aklın yeterli ölçü olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz. Vahiy nurudur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikatı anlar. Bakmayı bilen göz, görür. Düşünmenin yollarını bulan akıl, anlar. Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Allah, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir. İşte gözümüz önündeki delil: BAHAR!... Zamanı geldi mi kış, soğuğunu, karını, fırtınasını toplar, gider. Toprak, tatlı bir esneyişle uyanır, gevşer, çözülür. Kupkuru ağaçlara su ile birlikte hayat da yürür. Tohumlar açılır, yumurtalar çatlar, dış dünyaya canlılar doğar. Her canlı, kendine has "suret elbisesini" giyer. Bahar!.. Sümbüllerin tebessümü, menekşelerin neşesi, rüya gibi kelebeklerin uçuşu, çiçeklenmiş badem ağaçlarında kuşların cıvıldayışı.. Kışın soğuk nefesiyle ölen, silinen, kuruyan canlıların "öldükten sonra diriliş" sırrını yaşayışı… "öldüren ve dirilten" bir görünmez kudretin, görünen mucizeleri… Sonbaharda kıyameti kopan bir alemin, kış kabristanında bekledikten sonra bahar sabahında yeniden dirilişi. Ölümden sonraki hayatın ve mahşerin göze görünen misali. Allah, bize her baharda sonsuz ilim, irade ve kudretini bir kere daha gösteriyor. Ölüleri dirilteceğini, ahireti getireceğini ispat ediyor. Ve her akıl sahibine şu kanaati veriyor: Alemi yoktan var eden ve insanı modelsiz yaratan Allah, elbette ölüleri diriltebilir, yeni bir dünya yaratabilir. Bir defa yaratan, bir daha niçin yaratamasın!.. “En güzel şekilde yaratılan insan, şu kâinat ağacının bir meyvesi olarak halkedilmiş ve onun bütün güzelliklerinden ve nimetlerinden istifade edebilecek bir tarzda yaratılmıştır... Bu âlemin dikkatli bir seyircisi olmuş... Koca dünya, kendisi için güzel bir ev olarak hazırlanmış... Dağlar ve denizler, onun emrine verilmiş, hava lâtif bir bineği olmuş... Arılar ona bal yapmış, ipek böceği onu giydirmiş, koyun ve kuzular onu beslemiş, kendisi çamur yiyen ağaçlar, ellerini uzatarak en lezzetli meyveleri ona takdim etmiş... Ve insan; Kâinat Sultanının birliğini ve haşmetini, her birisi kendi hususi lisanıyla ilan eden sayısız varlıkların, topyekûn tercümanı ve takdimcisi olmak vazifesiyle şereflenmiş.” “60-70 yıllık bir hayat uğruna, kâinatı bütün sanat eserleriyle insanın emrine veren bir Zât, onu kabirde başıboş bırakır mı? Bunca masrafın hesabını sormaz mı? Emrine itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermez mi?”

 

1月15日

Seydam sana gelecegim

 
 
 
Gurbetdeyim ben gurbette
Gelecegim seydam sana
Hasret kaldim gül menzile
Gelecegim seydam sana

***********************
Kaybolmusdum bu alemde
çektin beni sen düzlüge
Sevgin muhabbetin ile
Gelecegim seydam sana
***********************
özledim menzil suyunu
sifali çorba çayini
Yordu yalan dünya beni
Gelecegim seydam sana
************************
Tesellimdir ilk görüsüm
Hatirimdan çikmaz benim
öpmek için nurlu elin
Gelecegim seydam sana

***********************
Ebubekir piri bizim
Naksibendi yolu bizim
Görmesede iki gözüm
Gelecegim seydam sana

************************
Gelecegim gelecegim
babam sana geleceim
adab ile huzurunda
himmet gavsim diyecegim
 
*******************************
12月31日

VEDA HUTBESİ


İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.


ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.


ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.


İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki

 

11月27日

Gel Seninle Ahd-ü Peyman Edelim

  1.   

     

Gel seninle ahd-ü peyman edelim
Ne sen beni unut ne de ben seni
İkimiz de bir ikrarı güdelim
Ne sen beni unut ne de ben seni

Aman kaşı keman elinden aman
Sürdük sefasını etmedik tamam
Ehl-i irfan içre olduğum zaman
Ne sen beni unut ne de ben seni


Hem saza mailem hem de sohbete
Hem sana mailem hem de devlete
Aşkın ile düştüm diyar gurbete
Ne sen beni unut ne de ben seni


Yarimin cemali güneşte mahı
Sana aşık olan çekmez mi ahı
Getir and içelim Kelamullahı
Ne sen beni unut ne de ben seni


Abdal Pir Sultan'ı çektiler dara
Düşmüşüm aşkına yanarım nara
Bakın hey erenler şu giden yara
Ne sen beni unut ne de ben seni
Add a comment
Add a comment
10:27 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
Add a comment
10:07 AM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
10月28日

****Bülbül Ne Yatarsın Bahar Erişti ****

  1.  myspace

    Bülbül ne yatarsın bahar erişti
    Ulu sular göl olduğu zamandır
    Kat kat oldu gül yaprağa karıştı
    Gene bülbül kul olduğu zamandır

    Gene bahar oldu açıldı güller
    Figana başladı gene bülbüller
    Başka bir hal olup açtı sümbüller
    Aşıkların del'olduğu zamandır

    Gene bülbül bilir gülün halinden
    Yeter deli oldum yarin elinden
    Aşık aşıp gelir yaya belinden
    Yardan bize gel olduğu zamandır

    Gene geldi türlü baharlar bağlar
    Bülbül figan edip kamuyu dağlar
    Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
    Ulu dağlar yol olduğu zamandır

    Karac'oğlan der ki geçti çağlarım
    Meyve vermez oldu gönül bağlarım
    Aklıma geldikçe durmaz ağlarım
    Gözüm yaşı sel olduğu zamandır

    Add a comment
    Add a comment
    10:27 PM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it
Add a comment
10:07 AM  |  Permalink | Trackbacks (0) | Blog it

 

10月22日

*******Çıkıp Yücesine Seyran Eyledim********

 

ugurlu ikram

职业
尚未添加列表。
尚未添加列表。
尚未添加列表。