|
|
5月4日
-
|
Yürü dünya yürü |
|
Dünya geçicidir, burda kalınmaz, ne kadar mal olsa, murad alınmaz, gafil olma sakın, geri dönülmez!
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır.
Hâlıkın dururken, mahluka tapma, şeytana uyup da, yolundan sapma, haramlara dalıp, dinini yıkma!
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır!
Azık topladın mı yola çıkmaya? Işık edindin mi aydınlanmaya? İki melek gelir sual sormaya.
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır!
Ölünce, çözerler belin, kuşağın, gözüne görünmez, oğlun, uşağın, yakasız kefendir, örtün, döşeğin.
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır!
Paran, apartmanın arkada kalır, ummadığın gelir, hepsini alır, gayrılar yer, içer, senden sorulur.
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır!
Münker Nekir gelir, çınarlar gibi, gözleri yanıyor, şimşekler gibi, sorguya çekerler, gök gürler gibi,
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır!
Cehennemin, yedi türlü yapısı, herbirinin ateşlendir kapısı, seksen yıllık yoldan gelir kokusu.
Yürü dünya yürü, sonun virandır, bin yılından sonra, ahir zamandır! | |
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
| 5月3日
-
* * Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:
- Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak? Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler: Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız. Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin. Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a: Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da: Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi. Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece namazına durdu. Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı: Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!.. Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu: Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya! Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim. Ancak fazla dayanacak gücüm kalmadı. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya kadar okuduğum sureyi kesmezdim. (İşte sahabelerin namazı.. Birde bizimkileri düşünün...)
*******
| hikaye gercek hayatdan alinti |
|
| Bu hikaye gercek hayatdan alinti |
|
|
* * Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:
- Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak? Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler: Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız. Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin. Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a: Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da: Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi. Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece namazına durdu. Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı: Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!.. Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu: Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya! Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim. Ancak fazla dayanacak gücüm kalmadı. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya kadar okuduğum sureyi kesmezdim. (İşte sahabelerin namazı.. Birde bizimkileri düşünün...)
******* |
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
Vakti zamanında babalarından kalma bir çiftlikte çalışıp, rızklarını arayan iki genç vardı. Biri diğerine nazaran daha yaşlıca ve ağabey durumundaydı. Ağabey olan evli - barklı, çoluk çocuk babasıydı. Genç olan, kardeş olan ise bekardı. Bir başına hayatla uğraşmaktaydı. İşte bu iki erkek kardeş, ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşüp, paylaşırlardı. Günün birinde bekar kardeş, kendi kendine şöyle düşündü. "Ağabeyimle ürünümüzü ve kazancımızı eşit olarak bölüşüp, paylaşıyoruz paylaşmasına da hiç de adil davranmıyoruz, gibi geliyor bana. O hem yaşça benden büyük, hem de çoluk çocuk sahibi. Yok yok yarından tezi yok, bu işin bir yolu bulunmalı. Ağabeyime hasattan daha fazla pay ayrılmalı. Amma ve lakin ben dersem bunu ona, itiraz eder ve hak yerini bulmamış olur. Öyleyse başka bir yol düşünmek uygundur. " Kendi kendine böyle düşünen genç, ertesi günden tezi yok, her gece geç bir vakitte, sırtladığı gibi bir çuval tahılı, ağabeyinin ambarına taşımaya başladı.
O böyle düşünür, her gece bir çuval buğdayı bir ambardan diğerine taşırken, evli olan ağabeyi de olup bitenden habersiz hanımıyla dertleşmekteydi. "Ürünümüzü ve kazancımızı kardeşimle eşit olarak bölüşmemiz hiç de adaletli bir davranış değil hanım. Biz evlenmeyi başardık. Çocuklarımızı yetiştirmekteyiz. O ise bekar. Bir başına yaşıyor. Daha evlenmesi, bir ocak tüttürmesi ve çoluk çocuk sahibi olması gerekiyor. Hem ben hastalansam, bana bakacak bulunur. Ya onun hali nice olur. Bir yolunu bulmalı hanım bir yolunu bulup kazancını arttırmalıyız." dedi. Evli olan ağabeyin de tek alternatifi kaldı. O da her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı.
İki kardeş, yıl boyunca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadan, sırtladılar çuvalları. Taşıdılar birbirlerinin ambarlarına. Her iki kardeşin birbirlerine taşıdığı kadar ambarlarında tahıl miktarı artmaya başladı. Artık ambarlarıda tahıl koyacak yer kalmamıştı. Her iki kardeşte diğer kardeşine gizlice götürdüğü tahıl sayesinde ambarının dolduğunu biliyordu. Ancak kendi ambarlarında eksilme olmadığı gibi artış olmasına bir anlam veremiyorlardı.
Derken bir gece, herkesin uykuya daldığı bir vakitte, iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni, tahılın neden hep arttığını ve hiç eksilmediğini anladılar. Bu birbirlerine karşı ihlasla ve samimiyetle yaptıkları güzel davranışları neticesinde Allah'u Teala bereket ihsan ederek her ikisininde ambarlarını taşırmıştı. İki kardeş çuvallarını yere bırakarak sevgi ve muhabbetle birbirlerine sarıldılar ve kendilerine verdiği maddi ve manevi nimetler için Allah'a şükrettiler.
( İhlas'la yapılan maddi olsun, manevi olsun her amelin karşılığı mutlaka hayır olarak geri döner...)
*******
| |
|
|
|
|
|
|
 |
| Photos added |
Delete photo | |
 |
 |
| |
 |
 Trackbacks (Optional):
To refer to another user's blog entry, enter the trackback URL for the blog entry above. Separate multiple addresses with semicolons. | | 3月24日
|
ESMA-UL HUSNA ALLAH'IN 99 ISMI 1-ALLAH: Her şeyin gerçek mabudu 2-RAHMAN Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran 3-RAHİM: Ahrette yalnız dostlarına rahmet edecek 4-MELİK: Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve hükümdarı
5-KUDDÜS C.C.: Bütün mahlukatı maddi ve manevi kirlerden arındıran 6-SELAM: Her türlü tehlikeden kullarını selamette kılan 7-MÜMİN: Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına güven veren 8-MÜHEYMİN: Bütün varlıkları ilim ve kontrolü altında tutan 9-AZİZ: Sonsuz izzet sahibi olan 10-CEBBAR C.C.: İstediğini zorla yaptıran 11-MÜTEKEBBİR: Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi 12-HALİK: Her şeyi yoktan yaratan 13-BARİ: Eşyayı ve herselin aza, cihaz atini birbirine uygun yaratan 14-MUSAVVİR: Her varlığa münasip sekil giydiren 15-GAFFAR C.C.: Çok affeden 16-KAHHAR: Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını kahreden 17-VEHHAP: Bol hediyeler veren 18-REZZAK: Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran 19-FETTAH: Her şeyi hikmetle açan 20-ALİM C.C.: Her şeyi hakkıyla bilen 21-KABİD: İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan
22-BASİT: İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten 23-RAFİD: İstediği kulunu şeref sahibi iken rezil rüsvam eden 24-RAFİ: Dilediklerinin mertebesini yükselten 25-MUİZZ C.C.: İstediğine izzet veren ve şereflendiren
26-MÜZİLL: İstediğini zelil kılan 27-SEMİ’: Gizli açık her sesi işiten 28-BASİR: Her şeyi bütün incelikleriyle gören 29-HAKEM: Hükmeden hakki yerine getiren 30-ADL C.C.: Tam adaletli, Allah adildir zalimleri sevmez 31-LATİF: Lütfü keremi bol olan 32-HABİR: Her şeyden haberdar olan 33-HALİM: Yaratıklarına son derece yumuşak muamele eden 34-AZİM: Kendisine büyük ümitler beslenen 35-GAFUR C.C.: Kullarının günahlarını bağışlayan 36-ŞEKUR: Rızası için yapılan isleri bol sevapla karşılayan 37-ALİYY: Her şeyiyle yüce olan 38-KEBIR: Varlığının kemaline hudut yoktur 39-HAFIZ: Her şeyi muhafaza eden 40-MUKİT C.C.: Her türlü mahlukata münasip riziko veren
41-HASİB: Kullarının bütün fiillerinin hesabini gören 42-CELİL: Yücelik ve ululuk sahibi 43-KERİM: İyilik ve ikramı bol olan 44-RAKİB: Bütün varlıklar üzerinde gözcü 45-MUCİB C.C.: Kullarının dualarına cevap veren 46-VASİ: İlim ve insani her şeyi içine alan 47-HAKİM: Her şeyi yerli yerinde yapan 48-VEDÜD: İtaatkar kullarını çok seven 49-MECİD: Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz 50-BAİS C.C.: Peygamberler gönderen ve ölüleri dirilten 51-ŞAHİD: Kullarının her yaptığını gören 52-HAKK: Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit 53-VEKİL: Kendine güvenen Kullarının isini en iyi yoluna koyan 54-KAVİY: Güç ve kuvveti sonsuz olan 55-METİN C.C.: Hiçbirsek hükmünü sarsmayan ve kendisine güvenilen 56-VELİY: Müminlerin dostu olan 57-HAMİD: En çok övülen ve en çok övgüye layık olan 58-MUHSİN: Her şeyin şayisini bir bir bilen 59-MÜBDİ: Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan 60-MÜİD C.C.: Mahlukatı öldükten sonra yeniden dirilten 61-MUHYİ: Canlılara hayat veren 62-MÜMİT: Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan 63-HAYY: Gerçek hayat sahibi olan 64-KAYYUM: Gökleri yeri ve bütün Mahlukatı ayakta tutan 65-VACİD C.C.: İstediğini bulan 66-MACİD: Sonsuz san ve yücelik sahibi 67-VAHİD: İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde ortağı olmayan 68-SAMED: Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç değil 69-KADİR: Sonsuz kudret sahibi olan 70-MUKTEDİR C.C.: Her şeye gücü yeten 71-MUKADDİM: Dilediğini öne geçiren 72-MUAHHİR: İstediğini arkaya bırakan 73-EVVEL: Herselden önce olan 74-AHİR: Herselden sonra olan 75-ZAHİR:C.C. Varlığı apaçık görünen 76-BATİN: Herselin iç yüzünden haberdar olan 77-VALİ: Mahlukatın islerini yoluna koyan 78-MÜTEALİ: Ali, büyük 79-BERR: Herkesten fazla iyilik yapan 80-TEVVAB C.C.: Bütün tövbeleri kabul eden 81-MÜNTEKİN: Suçluları müstahak oldukları cezaya çarptıran 82-AFÜVY: Kullarını çok çok affeden 83-RAUF: Kullarına çok şefkat edip esirgeyen 84-MALİKÜLMÜLK: Hakiki mülk sahibi O dur. Dilediğine verir, dilediğinden alır 85-ZÜLCELALVELİKRAM: Büyüklük, faal ve kerem sahibi 86-MUKSİT: Bütün isleri denk, birbirine uygun 87-CAMİ: İstediğini istediği şekilde toplayan 88-GANİY: Gerçek zenginlik sahibi ve hiçbir şeye muhtaç olmayan 89-MUĞNİ: Mahlukatının ihtiyacını giderip zengin kılan
90-MANİ C.C.: İstediği şeyin meydana gelmesine engel olan 91-DARR: Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan 92-NAFİ: Faydalı şeyleri yaratan 93-NUR: Alemleri, istediği simaları ve gönülleri 94-HADİ: Kullarına hidayet veren 95-BEDİ C.C.: Eser ve insanıyla Varlığı apaçık görünen
96-BAKİ: Varlığının sonu olmayan 97-VARİS: Bütün mülk ve servetlerin hakiki sahibi 98-RESİD: Bütün islerini ezeli hikmetine göre neticeye ulaştıran 99-SABUR C.C. : Asileri hemen cezalandırmayıp çok sabreden C.C.(Celle Celalühü)
|
|
|
|
|
| 3月21日
KIRK YAŞINDASIN
Rahmetini umarak Günahkar bir dille; Allah Azze ve Celle
Ya Rasulallah, Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden, Kalbimizden seyrediyoruz seni.
İşte Bir yaşındasın, Beni Sa'd yurdundasın Sana süt anne olmadı kadınlar Bu yüzden dargın bulutlar Bir damla yağmur indirmiyor Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda Minicik bir bulut var gökyüzünde Sana aşık... Ayrılmıyor başucundan Ve insanlar yağmur duasında... Hz.Halime kucağına alıyor seni Yeryüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için Oysa minicik bulut gökyüzünde Sana meftun, sana kilitli... Ve dua eden rahibin kucağındasın Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da Ama sen unutmuyorsun Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun O minicik bulut ilişiyor bakışlarına Büyüyor, büyüyor... Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini Çoğusu bilmiyor seni...
Altı yaşındasın Medine-i Münevvere yolundasın Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni Mekke'ye annesiz giriyorsun Abdulmuttalip bir başka seviyor seni Ebu Talip bir başka seviyor
Ya Rasulallah Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında Onlar anne deyince sen yere mi bakardın Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya Kaç gece anne diye hıçkırdın Efendim! Senin yerine de anne dedik annemize Senin yerine de baba dedik
Yirmi beş yaşındasın Ve bambaşkasın Kimse sana denk değil Şefkat yayıyor kokun Güven veriyor sesin Sen Muhammed-ül Emin' sin
Otuz üç yaşındasın Dalga dalga rahmet var
Otuz beş yaşındasın Hadi gel bekletme yar İniltiler çalıyor kapısını göklerin Hadi gel bekletme yar Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin... Hadi gel ey Yâr! Nurdağına davet var
İşte Kırk yaşındasın Hira Nur dağındasın Cibril iniyor göklerden Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan " Ah! " sın Karanlık gecelerimize sabahsın Sen Nebiyullahsın Sen Habibullahsın Sen Rasulullahsın
Niye incittilerki seni sultanım Niye işkence yaptılarki sana Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar Himayesiz kaldın diye mi Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne " Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin " diyişin Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza Başına pislikler saçılıyor Başlar feda o mübarek başına Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla " Bu koşan kimdir " diye bir soru dolaşıyor boşlukta Bu koşan kim? Ve cevap veriyor biri: Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra Velilerin anası... Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın Sana yeryüzünde en çok benzeyen Gülmesi sen, ağlaması sen " Ağlama kızım " diyişin geliyor aklımıza Niye çıkardılar ki yurdundan seni Himayesiz kaldın diye mi Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni Seni yetim bulup barındıranı Seni alemlere rahmet kılanı Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun "Seni bizim elimizden kim kurtaracak" diyorlardı Sen, Sen " Allah! " diyordun Allah Azze ve Celle Semayı haşyet kaplıyordu Sen " Allah! " diyordun Arş-ı Âla titriyordu Bedir' de " Allah! " diyordun Üç bin melek iniyordu alaca atlarda Yüz yirmi beş bin sahabi : " Anam babam sana feda olsun " diyordu
Ya Rasulallah Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi " Beni seviyor musunuz " diye sormuştun onlara " Seni çok seviyoruz Ya Habiballah " demişlerdi Sen de: " Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum" demiştin Bu gün yaşayan gençler var Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki Ama seni onlar da çok seviyor Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar Senden başka kimseleri yok Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun
Altmış üç yaşındasın Refik-i Âla duasındasın Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu Kenarları beyazdı Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın Ve mübarek ellerini dizine vurarak : " Görüyor musunuz ne kadar güzel " demiştin Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti : " Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver " Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile İstendiğinde katiyyen " hayır " demediğini bile bile " Peki " dedin o zata Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı Aynı cübbeden yine yine diktiler Ama giyinmek nasip olmadı Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle : " Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne evladımız olsaydı diyecekler " Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini " Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim"
Sultanım! Ey Medine minberinde " ümmeti, ümmeti " diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına " Allah! " diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik
Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
|
|
|
|
|
|
Müslümanlar neden böyle perişan? Sebep ne,arayıp soruyor muyuz? Bu işin sebebi yine müslüman Acaba farkına varıyor muyuz?
Müslümanlık sade adımız bizim Adımız gibi mi tadımız bizim? Eksik mi dedimiz, kodumuz bizim? Fitnesiz, fesatsız duruyor muyuz?
İslamin şartı beş,imanın altı Diyerek işleriz her türlü haltı Aklımıza gelmez toprağın altı Emaneti sağlam koruyor muyuz?
Esiri olmuşuz malın, servetin Zinanın,şehvetin,koğu gıybetin Vatanın, milletin, dinin devletin, En ufak işine yarıyor muyuz?
Bu devirde kimin kötü halı var? Şimdi itin bile özel yalı var Hepimizin iyi kötü malı var Fitreyi, zekatı veriyor muyuz?
Birbirine düşman zenginle fakir Birinde hamd eksik, birinde şükür Hepimizde ayrı değişik fikir Birlikte üç adım yürüyor muyuz?
Elin gözünde ki çöpleri tek tek Görüp gösteririz kaçırmayız pek Kendi gözümüzde mertek var mertek Biz bizdeki suçu görüyor muyuz?
Neyi öğreniyor, neyi duyuyor Karnı evde, beyni nerde doyuyor Oğlumuz, kızımız, nasıl büyüyor Üstüne kol kanat geriyor muyuz?
Kitabımız Kur'an ilim kokuyor Kaç müslüman günde açıp bakıyor? Okuyan da işte öyle okuyor Manasına kafa yoruyor muyuz?
Mademki her nefes Hakk'tan hediye Dünya için Hakk'ı unutmak niye? Bugün Allah için ne yaptim diye Akşam kendimize soruyor muyuz?
|
|
|
|
|
|
| 3月19日

WEB SAYFAMDAKİ KALIŞ SÜRENİZ AŞAĞIDA YAZMAKTADIR    
|
BAŞÖRTÜSÜ
Ne demekmiş  “Yasak! ” İşiniz mi kalmadı Yapacak
 Ne diye karışırsınız Saçımıza-başımıza, Bizi oyuncağınız mı sandınız Bakıp yaşımıza?
 Sebebini anlatamayacağınız Çocukça bir devrin hevesinden Karşınızdaki en güzel portreleri Mahrum ettiniz çerçevesinden!
 Kim demiş, ki: “Başörtüsüydü o! ” Başımızın -renk renk- Süsüydü o!
 Altında saçlarımız, Arkadan, ne hoş sarkardı; Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır... Kimimizde, su olup akardı!
 Şu, bu nâmına “Yasak! ” demiş Bulundunuz, tezelden; Ne olurdu, anlasaydınız biraz da, Güzellikten, güzelden!
 Siz, bizden değilsiniz, Tanımıyoruz hiç birinizi, Çekin başımızdan Ellerinizi!
 Bir gericilik tutturmuşsunuz; Gericilik değil, Türk'ün köy modasıdır bu... Üstelik, ninemizin başımızda Taşıdığımız hatırasıdır bu!
Dediniz: “Çıkacak başınızdan Başörtünüz! ” Alın -öyleyse- onunla Yüzünüzü örtünüz!
|
Arif Nihat Aysa
| | |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
EY İNSAN SAKIN ŞEYTANA NEFSİNE ALDANMA!
Ey insan! Hergün ömür takviminden bir yaprak düşüyor. Fakat sen farkında değilsin.
Her gün rızkın veriliyor. Fakat Allah’a şükretmiyorsun! . Ey insan! Sana her Allah’ın günü tarafımdan rızık gönderiliyor. Yine her gece, iyi bir melek, senin kötü amellerini bana getiriyor.
Benim verdiğim rızkı yiyerek bana isyan ediyorsun. Dua ettiğin zaman, duanı kabul ediyorum.
Benden sana hayır ulaşıyor. Senden bana ise kötü ameller geliyor.
Ben ne güzel mevlayım, sen ise kötü bir kulsun!
Ben senden utanıyorum fakat sen benden utanmıyorsun.
İnsanlardan korkuyorsun da! benim öfke ve azabımdan emin mi oluyorsun
Ey insan!
Ey insan ben sizlerle azlıktan kurtulmak veya yalnızlığımı gidermek için sizi yaratmadım,
Aciz olupta sizden yardım istiyor da değilim.
Sizden bir menfaat isemediğim gibi bana gelebilecek bir zararı def edinde demiyorum.
Ben sizleri ancak ve ancak bana ibadet etmeniz, çok çok şükretmeniz ve sabah akşam beni tesbih etmeniz için yarattım.
|
Ey insan!
Allah-ü Teala şöyle buyurur.
Ey İnsan! İyi biliniz ki boş ve abes yere yaratmadım.
Başı boş olarak da yaratmadım.
Yaptıklarınızdan habersiz de değilim.
EY İNSAN!
İş işten geçtide olduk farkında, Meğer yaşamakta bir sanat imiş. Ezildik, büzüldük felek çarkında, İş, uzun emelden feragat imiş.
Hayal denizine gemiler saldık, Kara yaygılarda uykusuz kaldık, Dünya varlığından sanki ne aldık İşin başı SABIR VE KANAAT İMİŞ....
EY İNSAN! DİKKAT ET!!!
O, ALLAH Kİ, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL DAVRANACAĞINI SINAMAK İÇİN ÖLÜMÜ VE HAYATI YARATMIŞTIR.
O Kİ, BİRBİRİ İLE AHENKLİ YEDİ GÖĞÜ YARATMIŞTIR. ÇOK MERHAMETLİ OLAN ALLAH'IN YARATMASINDA HİÇ BİR KUSUR GÖREMEZSİN. GÖZÜNÜ ÇEVİRDE BİR BAK, BOZUKLUK GÖREBİLİYORMUSUN? BİR AKSAKLIK BULMAK İÇİN GÖZÜNÜ TEKRAR TEKRAR ÇEVİR BAK; AMA GÖZ UMDUĞUNU BULAMAYIP BİTKİN VE YORGUN DÜŞER
ÜZERLERİNDE KANAT ÇIRPAN DİZİ DİZİ KUŞLARI GÖRMEZLER Mİ? ONLARI HAVADA RAHMAN OLAN ALLAH TAN BAŞKASI TUTMUYOR. DOĞRUSU O, HERŞEYİ GÖRENDİR.
EY MUHAMMED ! DEKİ; "SİZİ YARATAN, SİZE KULAKLAR, GÖZLER VE KALPLER VEREN O'DUR. NE AZ ŞÜKREDİYORSUNUZ!!!" (MÜLK SURESİ)
|
|
|
|
|
| 3月7日

Gönül bahçemizin gonca gülleri Mutlu yuvamızın şen bülbülleri Solmasın gül benziniz asla solmasın Şen şakrak gülüşünüz eksik olmasın
Hayat ağacının meyvesidir çocuklar Bu günleri yarınlara taşıyacaklar Biz ölünce onlar yaşayacaklar Ömrümüzün devamı can çocuklar
Boş ve soğuk kalırdı kucaklar Sürekli tütemezdi ocaklar Öksüz viran olurdu sokaklar Olmasaydı afacan çocuklar
Sevinçtir sonsuz neşedir çocuklar Yürekte ılık bir köşedir çocuklar Sakın kırmayın tuzla buz olurlar Kristal birer şişedir çocuklar
Sadık Altınkaynak

KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık. Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Necip Fazıl Kısakürek
| Bu hikaye gercek hayatdan alinti |
|
|

HAYIRLISI NI VER ALLAH’IM
"Kim Allâh'tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allâh'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allâh emrini yerine getirendir. Allâh her şey için ölçü koymuştur." (Talak, 2-3) Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye başladı. Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi: "-Kız Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!.." Can havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu. Aman Yâ Rabbi Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım, kayınvâlidesiyle birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi: "-Bir hayli zor olacak galiba!.." dedi. "-Evet zora benziyor. Dana toplu herhâlde." diye mırıldandı Fatma hanım da Fatma, hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi: "-Deli kız, ineğe de okunur mu?" dedi. Fatma ise: "-Ana bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor." diye cevap verdi, gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir tosunu oldu. Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı. Fatma'nın bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu. Kayınvâlidesi: "-Bak, ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun veremedin kucağımıza!" dedi. Fatma ise: "-Allâh hayırlı evlat versin, ana." dedi. Kayınvâlidesi ise: "-Hayırlı, hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin ya!.." dedi öfkeyle Fatma, ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve: "Rabbim dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş edebilirim. Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim." diye gözyaşlarıyla yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi. * * * Dört kez hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla "hayırlı evlat ver" diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses: "-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy." dedi. O, yine hep "hayırlısını" istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle yavrucuğuna kavuştu. İsmini, Ayşe Hediye koydu. Yalnız Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir bilmez oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor: "-Kızım, sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana ver!" dedi. Fatma'yı bu teklif iyice bunalttı ve: "-Aslâ!" dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet namazı kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti: "-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti. Seccâdesini toplarken: "-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi. Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız oldu. Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep: "-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti. Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok başarılıydı. Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına. Hocaları hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok kuvvetliydi. Ayşe ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım" diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına başlamadı. 16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı küçüktü, ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça varlıklıydı. Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti: "-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi. İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına: "-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi. Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti. Fatma hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de sırtında harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler. Uzaktan bir ses duydu: "-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin sözü unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın." Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise: "-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi. Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti evi için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye sahip olduğu için Allâh'a duâ ediyordu. Unutmayalım biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemiyoruz. Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere, bazen: "Hayır ister gibi ısrarla şerri istiyoruz." Onun için Rabbimizden, her zaman her şeyin en hayırlısını isteyelim. "Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul et. Zîrâ, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sen'sin." (Bakara, 128)
      
|
|
|
|
|
| 1月23日

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Görünen alemden "berzah (kabir) alemi"ne bir geçiştir. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Göreceğimiz ilk melek Azraildir. En kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir o <BR><BR>Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir kılıf" ile kuşatılmıştır. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi….. Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir. Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadifadesiyle,isin "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur."
Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Görünen alemden "berzah (kabir) alemi"ne bir geçiştir. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Göreceğimiz ilk melek Azraildir. En kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir o <BR><BR>Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir kılıf" ile kuşatılmıştır. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi….. Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir. Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan RUHTUR. Ve Kabir hayatından sonra, "mahşerde” (toplanma yerinde), yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennem..! Haşir... Yeniden diriliş.. Bütün bedenlerin yeniden yapılanması ve canlanması... Ruhların bir anda bedenlere dönüşü... Büyük olay!... Dar akıl kabulde zorlanıyor.. Kabirde kemikleri çürüyen ve etleri toprak olan bir insanın yeniden, dirilebileceğine akıl erdiremeyenler var. Bunlar, yanlış bir kıyasın kurbanı oluyorlar. Nasıl mı? Bedeni yaratma ve insanı diriltme fiillerini kendileri üstlenerek... Hayalen, bildikleri bütün yolları deniyor, bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Mümkün olmuyor. Gölgeden farkı olmayan azıcık ilim, irade ve kudretleriyle meseleyi halledemeyince, "ben yapamıyorum, şu halde başkası da yapamaz" hükmünü veriyorlar. Kıyas ederken kendilerini ölçü kabul ediyorlar. Şüphesiz, bu bir vehimdir ve insanı aldatır. Nitekim, asırlar önce bazı Allah’ı inkar edenler, peygamber efendimizin yanına gelmiş, "ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormuşlardı. Bu meydan okumaya karşı ayet indi: "Onları başlangıçta kim yarattıysa o diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilendir." bu kesin cevaptan sonra, söyleyecek söz bulamamışlardı... Bunların hali, kendileri beceremediği için aya gitme haberini inkar eden cahillerin haline benziyor. Bir zamanlar, ilim ve teknikten mahrum bazı kimselerin, "ben yapamıyorum, başkası da yapamaz" mantığıyla ay seyahatini reddettiklerini görmüştük. Onlar da, hayallerinde, bildikleri bütün usulleri deniyor, yine de bir yol bulamadıkları için, açık bir gerçeği kabule yanaşmıyorlardı. Akıl, bilinenlerin mahkumudur ve zamanın esiridir. Böyle olmasa, dün söylenince yalanlanan bir olay, bugün sıradan bir hakikat haline gelir miydi? Acaba, üç asır önceki insanlara, "bir kutu içinde bütün dünyayı seyredeceksin" deseydik, ne der, ne düşünürlerdi? Herhalde inkar edenler olacak ve zaman da onları haksız çıkaracaktı. Yanlış anlaşılmasın, biz, her söylenene hemen inanalım demiyoruz, ancak, sınırlı aklın yeterli ölçü olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz. Vahiy nurudur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikatı anlar. Bakmayı bilen göz, görür. Düşünmenin yollarını bulan akıl, anlar. Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Allah, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir. İşte gözümüz önündeki delil: BAHAR!... Zamanı geldi mi kış, soğuğunu, karını, fırtınasını toplar, gider. Toprak, tatlı bir esneyişle uyanır, gevşer, çözülür. Kupkuru ağaçlara su ile birlikte hayat da yürür. Tohumlar açılır, yumurtalar çatlar, dış dünyaya canlılar doğar. Her canlı, kendine has "suret elbisesini" giyer. Bahar!.. Sümbüllerin tebessümü, menekşelerin neşesi, rüya gibi kelebeklerin uçuşu, çiçeklenmiş badem ağaçlarında kuşların cıvıldayışı.. Kışın soğuk nefesiyle ölen, silinen, kuruyan canlıların "öldükten sonra diriliş" sırrını yaşayışı… "öldüren ve dirilten" bir görünmez kudretin, görünen mucizeleri… Sonbaharda kıyameti kopan bir alemin, kış kabristanında bekledikten sonra bahar sabahında yeniden dirilişi. Ölümden sonraki hayatın ve mahşerin göze görünen misali. Allah, bize her baharda sonsuz ilim, irade ve kudretini bir kere daha gösteriyor. Ölüleri dirilteceğini, ahireti getireceğini ispat ediyor. Ve her akıl sahibine şu kanaati veriyor: Alemi yoktan var eden ve insanı modelsiz yaratan Allah, elbette ölüleri diriltebilir, yeni bir dünya yaratabilir. Bir defa yaratan, bir daha niçin yaratamasın!.. “En güzel şekilde yaratılan insan, şu kâinat ağacının bir meyvesi olarak halkedilmiş ve onun bütün güzelliklerinden ve nimetlerinden istifade edebilecek bir tarzda yaratılmıştır... Bu âlemin dikkatli bir seyircisi olmuş... Koca dünya, kendisi için güzel bir ev olarak hazırlanmış... Dağlar ve denizler, onun emrine verilmiş, hava lâtif bir bineği olmuş... Arılar ona bal yapmış, ipek böceği onu giydirmiş, koyun ve kuzular onu beslemiş, kendisi çamur yiyen ağaçlar, ellerini uzatarak en lezzetli meyveleri ona takdim etmiş... Ve insan; Kâinat Sultanının birliğini ve haşmetini, her birisi kendi hususi lisanıyla ilan eden sayısız varlıkların, topyekûn tercümanı ve takdimcisi olmak vazifesiyle şereflenmiş.” “60-70 yıllık bir hayat uğruna, kâinatı bütün sanat eserleriyle insanın emrine veren bir Zât, onu kabirde başıboş bırakır mı? Bunca masrafın hesabını sormaz mı? Emrine itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermez mi?”
Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan RUHTUR. Ve Kabir hayatından sonra, "mahşerde” (toplanma yerinde), yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennem..! Haşir... Yeniden diriliş.. Bütün bedenlerin yeniden yapılanması ve canlanması... Ruhların bir anda bedenlere dönüşü... Büyük olay!... Dar akıl kabulde zorlanıyor.. Kabirde kemikleri çürüyen ve etleri toprak olan bir insanın yeniden, dirilebileceğine akıl erdiremeyenler var. Bunlar, yanlış bir kıyasın kurbanı oluyorlar. Nasıl mı? Bedeni yaratma ve insanı diriltme fiillerini kendileri üstlenerek... Hayalen, bildikleri bütün yolları deniyor, bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Mümkün olmuyor. Gölgeden farkı olmayan azıcık ilim, irade ve kudretleriyle meseleyi halledemeyince, "ben yapamıyorum, şu halde başkası da yapamaz" hükmünü veriyorlar. Kıyas ederken kendilerini ölçü kabul ediyorlar. Şüphesiz, bu bir vehimdir ve insanı aldatır. Nitekim, asırlar önce bazı Allah’ı inkar edenler, peygamber efendimizin yanına gelmiş, "ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormuşlardı. Bu meydan okumaya karşı ayet indi: "Onları başlangıçta kim yarattıysa o diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilendir." bu kesin cevaptan sonra, söyleyecek söz bulamamışlardı... Bunların hali, kendileri beceremediği için aya gitme haberini inkar eden cahillerin haline benziyor. Bir zamanlar, ilim ve teknikten mahrum bazı kimselerin, "ben yapamıyorum, başkası da yapamaz" mantığıyla ay seyahatini reddettiklerini görmüştük. Onlar da, hayallerinde, bildikleri bütün usulleri deniyor, yine de bir yol bulamadıkları için, açık bir gerçeği kabule yanaşmıyorlardı. Akıl, bilinenlerin mahkumudur ve zamanın esiridir. Böyle olmasa, dün söylenince yalanlanan bir olay, bugün sıradan bir hakikat haline gelir miydi? Acaba, üç asır önceki insanlara, "bir kutu içinde bütün dünyayı seyredeceksin" deseydik, ne der, ne düşünürlerdi? Herhalde inkar edenler olacak ve zaman da onları haksız çıkaracaktı. Yanlış anlaşılmasın, biz, her söylenene hemen inanalım demiyoruz, ancak, sınırlı aklın yeterli ölçü olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz. Vahiy nurudur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikatı anlar. Bakmayı bilen göz, görür. Düşünmenin yollarını bulan akıl, anlar. Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Allah, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir. İşte gözümüz önündeki delil: BAHAR!... Zamanı geldi mi kış, soğuğunu, karını, fırtınasını toplar, gider. Toprak, tatlı bir esneyişle uyanır, gevşer, çözülür. Kupkuru ağaçlara su ile birlikte hayat da yürür. Tohumlar açılır, yumurtalar çatlar, dış dünyaya canlılar doğar. Her canlı, kendine has "suret elbisesini" giyer. Bahar!.. Sümbüllerin tebessümü, menekşelerin neşesi, rüya gibi kelebeklerin uçuşu, çiçeklenmiş badem ağaçlarında kuşların cıvıldayışı.. Kışın soğuk nefesiyle ölen, silinen, kuruyan canlıların "öldükten sonra diriliş" sırrını yaşayışı… "öldüren ve dirilten" bir görünmez kudretin, görünen mucizeleri… Sonbaharda kıyameti kopan bir alemin, kış kabristanında bekledikten sonra bahar sabahında yeniden dirilişi. Ölümden sonraki hayatın ve mahşerin göze görünen misali. Allah, bize her baharda sonsuz ilim, irade ve kudretini bir kere daha gösteriyor. Ölüleri dirilteceğini, ahireti getireceğini ispat ediyor. Ve her akıl sahibine şu kanaati veriyor: Alemi yoktan var eden ve insanı modelsiz yaratan Allah, elbette ölüleri diriltebilir, yeni bir dünya yaratabilir. Bir defa yaratan, bir daha niçin yaratamasın!.. “En güzel şekilde yaratılan insan, şu kâinat ağacının bir meyvesi olarak halkedilmiş ve onun bütün güzelliklerinden ve nimetlerinden istifade edebilecek bir tarzda yaratılmıştır... Bu âlemin dikkatli bir seyircisi olmuş... Koca dünya, kendisi için güzel bir ev olarak hazırlanmış... Dağlar ve denizler, onun emrine verilmiş, hava lâtif bir bineği olmuş... Arılar ona bal yapmış, ipek böceği onu giydirmiş, koyun ve kuzular onu beslemiş, kendisi çamur yiyen ağaçlar, ellerini uzatarak en lezzetli meyveleri ona takdim etmiş... Ve insan; Kâinat Sultanının birliğini ve haşmetini, her birisi kendi hususi lisanıyla ilan eden sayısız varlıkların, topyekûn tercümanı ve takdimcisi olmak vazifesiyle şereflenmiş.” “60-70 yıllık bir hayat uğruna, kâinatı bütün sanat eserleriyle insanın emrine veren bir Zât, onu kabirde başıboş bırakır mı? Bunca masrafın hesabını sormaz mı? Emrine itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermez mi?”
1月15日
Gurbetdeyim ben gurbette Gelecegim seydam sana Hasret kaldim gül menzile Gelecegim seydam sana *********************** Kaybolmusdum bu alemde çektin beni sen düzlüge Sevgin muhabbetin ile Gelecegim seydam sana *********************** özledim menzil suyunu sifali çorba çayini Yordu yalan dünya beni Gelecegim seydam sana ************************ Tesellimdir ilk görüsüm Hatirimdan çikmaz benim öpmek için nurlu elin Gelecegim seydam sana *********************** Ebubekir piri bizim Naksibendi yolu bizim Görmesede iki gözüm Gelecegim seydam sana ************************ Gelecegim gelecegim babam sana geleceim adab ile huzurunda himmet gavsim diyecegim
*************** **************** 12月31日
İNSANLAR!
Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
ASHABIM!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.
ASHABIM!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.
ASHABIM!
Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.
İNSANLAR!
Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
İNSANLAR!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
11月27日
Gel seninle ahd-ü peyman edelim Ne sen beni unut ne de ben seni İkimiz de bir ikrarı güdelim Ne sen beni unut ne de ben seni
Aman kaşı keman elinden aman Sürdük sefasını etmedik tamam Ehl-i irfan içre olduğum zaman Ne sen beni unut ne de ben seni
Hem saza mailem hem de sohbete Hem sana mailem hem de devlete Aşkın ile düştüm diyar gurbete Ne sen beni unut ne de ben seni
Yarimin cemali güneşte mahı Sana aşık olan çekmez mi ahı Getir and içelim Kelamullahı Ne sen beni unut ne de ben seni
Abdal Pir Sultan'ı çektiler dara Düşmüşüm aşkına yanarım nara Bakın hey erenler şu giden yara Ne sen beni unut ne de ben seni
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| 10月28日
-
Bülbül ne yatarsın bahar erişti Ulu sular göl olduğu zamandır Kat kat oldu gül yaprağa karıştı Gene bülbül kul olduğu zamandır
Gene bahar oldu açıldı güller Figana başladı gene bülbüller Başka bir hal olup açtı sümbüller Aşıkların del'olduğu zamandır
Gene bülbül bilir gülün halinden Yeter deli oldum yarin elinden Aşık aşıp gelir yaya belinden Yardan bize gel olduğu zamandır
Gene geldi türlü baharlar bağlar Bülbül figan edip kamuyu dağlar Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar Ulu dağlar yol olduğu zamandır
Karac'oğlan der ki geçti çağlarım Meyve vermez oldu gönül bağlarım Aklıma geldikçe durmaz ağlarım Gözüm yaşı sel olduğu zamandır
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|